Yukarı Çık
Dilek Bilge

Dilek Bilge

O sırada sağanak başlıyor. Yolculuğun en sevdiğim şekli bu, bak yol yağmura kavuşuyor, diyorum

Sen Sakın Düşmeme İzin Verme

15 Haziran 2017 Perşembe 15:54:43

sorulardan sıkılmış bir ağı...

bir Ayşe masalı...kayıp düşlerle

dağ başına ne zaman çektiniz acılarınızı

Ayşe Keskin

 

Kapının önünde buluşuyoruz. Sabahı heyecanla beklediğimden gecenin uykusuzluğu var üzerimde. Arabaya biner binmez günaydın deyip peşinden ekliyorum, ’Hiç uyuyamadım’ . Elif bir eli direksiyonda bana doğru dönüyor,  uzatıp yanağımı öperken  ‘Ben de’, diyor.  Yola çıkıyoruz. Sahil yolu kalabalık değil.  Gök yine bir şeylere küsmüş, asmış mavi yerine kara yüzünü.  Denizi ise ilk kez böyle yeşile yakın bir renkte görüyorum.  Üzeri bir görünen bir kaybolan dalgalarla dolmuş. Benim hayran bakışlarımı görünce ‘ Kuzulamış’ diyor, ekliyor 'Beyaz köpüklü deniz için kullanılan bu kelimeyi ilk kez bu yörede duydum’.  Ben duymamışım. Belki de biraz sonra patlayacak bir  fırtınanın habercisi  olan  bu doğa olayına,  böylesine sevecen seslenişe şaşırıyorum. İnsanın hayal gücünün sınırı yok demişler, doğruymuş.   Aşağı yukarı kırk dakika sonra sahilden içeriye doğru dönüyoruz. Dağların arasındaki derenin kıvrımlarına uyumlu yolla birlikte giderken gözlerimizi manzara, kulaklarımızı radyodan yükselen müzik sesi dolduruyor.  O sırada sağanak başlıyor. 'Yolculuğun en sevdiğim şekli bu, bak yol yağmura kavuşuyor', diyorum.   Silecekler camlarda gidip gelirken ben çinko dama düşen damlaların sesini, eski ahşap bir evin penceresi önündeki divanda otururken, dinlediğimi hayal ediyorum. Sobadan etrafa bir sıcaklık yayılıyor ve üstündeki güğümden bir damla düşmüş,  su ile buhar olma hali arasında sızım sızım bir iniltiyle dönüyor.

İlk kez böyle bir günde sarılmıştım sana. Bana dönük sırtını  göğsüme doğru çekmiş,  omzuna çenemi dayamıştım. Bedenine doladığım  kollarımdan tutup, başını  çevirmiştin. Engellenemez bir gülüş kaplamıştı yüzümüzü.  İnsan mutluyken dişleri bile  daha çok parlıyor. Dudakların, bir soluğun en güzel bölüşüldüğü yakınlıktaydı.  O gün içimde milyonlarca tel olduğunu ve sana dokunduğumda hepsinin birden titreştiğini,  ilk kez fark ettim.

Anılar gözlerimi yakıyor Elif ‘Hey! Neyin var?’’, diye soruyor,  yanıtlayamıyorum. Tepelere doğru yol alıyoruz.  Kestane çiçekleri açmış. Onların sarıya çalan renkleri,  yer yer ormana ışık düşmüş gibi bir görüntü oluşturuyor. Aziz Nesin’in anın doyasıya yaşanması gerektiğini,  geçtiğinde her şeyin büyük bir hızla değişeceğini ve bir daha geri dönüşün olamayacağını öğreten o güzel  “Kirpikleri Kestane Çiçekli Kız” öyküsünü anımsatıyor.

Önündeki asmanın altında derme çatma tahta masalar ile yanında üzeri hasırlı ahşap sandalyelerin olduğu çay ocağını göstererek; ‘Hazır yağmur hafiflemişken biraz duralım mı?’, diyorum.’ Tamam, inelim, belki de burada anlatırsın’, diyor.

  Plastiğe yenilmemiş düşüncesine saygı duyduğumuz,  elindeki kirli bezle masanın üstüne silmeye gelen, kara kaşlı, kara şehla gözlü, orta yaşlardaki adama iki çay söylüyoruz.

Yörenin ağzıyla 'Süzekli mi?', diye soruyor. Dilime dolaşacak çay çöplerini düşünüp, kim çiğneyecek onları şimdi diyerek 'Süzekli', diye sesleniyorum.  Taze olduğu renginden ve kokusundan belli, süzgeç kullanarak doldurduğu iki bardakla geliyor.

Sigaramdan son bir nefes çekiyorum. Sonra alışkanlıkla izmariti yere atıp, ayağımla eziyorum. Çay bardağı avucumu ısıtıyor. Elif'in gözleri, huyu gibi bal rengi.  

- Şimdi şöyle. Diye başlıyorum. ‘ Seni ilk kez bir dağ doruğuna çıkarttıklarını düşün. Bulutlara ha vardın ha varacaksın. Başında ne üşüten, ne bunaltan bir esinti var ama yüreğinin belki de on bin kilometre hızla koşmasına yetiyor. Manzara nefesinin kesilmesine neden olmakla kalmıyor; her baktığında başka bir şeyi bulduğun, gördüğün güzellikte. İşte tam o anda seni aşağıya bırakıyorlar. Ne olduğunu anlar mısın? Eşsiz bir şeyi seyrederken, beklemezken, ummazken, param parçasındır. Yine de düştüğüne değil, masalın bitip büyünün bozulduğuna da değil; içinde kırılan, kaybolan ve bir daha olmayacağını düşündüğün, o en güzel duygu için üzülüyorsun’, diyorum.

Bir şey söylemeden içi soru dolu yüzüyle bana  bakıyor , uzanıp kolumu omzuna atıyorum ve kendime doğru çekiyorum. Saçlarından hep duymak isteyeceğim, ona ait bir koku yükseliyor.  Kulağına doğru eğilip 'Sen sakın düşmeme izin verme', diyorum. O sırada göğsümün ortasında paslı bir tel yeniden titreşmenin tadını çıkartıyor.

Dilek Bilge / Trabzon

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.