Yukarı Çık
Dilek Bilge

Dilek Bilge

Küçük kız hayranlıkla iç çekti, koşup dizlerine sarıldı, biraz küs, çokça istek dolu sesle ‘ Bana da tak’, diye yalvardı. Adam, onu koltuklarının altından tutup kaldırdı, öptü. ‘Büyüdüğünde’, dedi. 'Büyümek dünyanın fişeklerini beline takıp av denilen yere gitmekti.'

AV

11 Ağustos 2017 Cuma 21:22:37

Tüfeğin namlusunun içine, uzun bir sapın ucunda üstü kundaklı küçük bir kirpi varmış gibi duran fırçayı sokmuş, yağlama yapıyordu.
-Bir süre ilgilenmedik, karıncalanmış,  dedi.
Bal göz,  kendine bir şeylerin bulaşabileceği, kirleneceği, toz olacağı  düşüncesine henüz kapılmamış olmanın rahatlığı ile oturduğu yerden seslendi.
-Reçel oraya da mı, bulaşmış?
Babası ‘Gel bak bunlar başka ’, derken bir yandan da eliyle onu yanına doğru çağırdı.
Koşup gitti. Gözünün birini minik parmakları ile kapatıp, diğerini namlunun ucuna dayadı,  parlak metalin üzerindeki kahverengi noktacıkları görene kadar baktı.

 Sonra heyecanla, ‘Oturan karıncalar’, dedi.

-Yağdan hoşlanmayanlar, diyerek babası sözünü tamamladı ve tekrar tüfeği eline alıp, patlayan fişekten arta kalanlarla demirin aşkı sonucu oluşan pası gidermek için yaptığı işleme devam etti.

Zamanın insanda bıraktığı izdi pas. Her pas bir aşktı ama her insan pas tutmazdı.

-Kaç kaşık koyacaktım?

Fişeğin içine koyacaklarının miktarını soruyordu.

Önünde dizili kutuların birinde koyu kahverengi bir madde vardı. Babası  ‘Bunun adı barut, her birinin üzerinde ayrı bir sayı bulunan, çeşitli büyüklükteki küçük parlak boncuklarla dolu olanları da saçma’, demişti.

Bu onun ilk işiydi. Maaşı yanaktan iki öpücük ve tadına doyum olmaz bir kocaman kucaklamaydı.

İşvereni olan babasıyla fişekleri doldurup, kapatmak için anlaşmıştı.  Renklerine göre ayrılmış,  hangisine kaç numaralı saçmadan koyacağı kendisine söylenmişti.  Öğrendiği gibi bir kaşık barut, araya buluşmasınlar diye bir keçe, saçmadan bir kaşık ve üzerine yine keçe sonra karton kapak koyuyor,  en sonunda da sıkıştırma aleti ile kapatıyordu.

Bilmiyordu ki saçma; yüreği, ateşle dağlamaktı. Her numara ise  her yüreği dağlamıyordu..

Beş ve yedi numaralı olanlarla hazırladığı fişekleri bitirdi, babasının içine kocaman bilyeden koyarak hazırladıklarını görünce şaşkınlıkla baktı, o da; bunlar   ‘Domuz dolusu’  dedi.  ‘Ufaklık her şeyin bir zamanı var,  ileride sana anlatırım’, diye de ekledi.

Zaman; ileri ile geri arasında sıkışan anlamdı ve uzaklık ile ölçülüyordu.

Sonra da onları  parlak dip kısımları üste gelecek şekilde,  numara sırasıyla fişekliğe dizip beline taktı.

-Nasıl oldu, diye sordu.

Küçük kız hayranlıkla iç çekti, koşup dizlerine sarıldı, biraz küs, çokça istek dolu sesle ‘ Bana da tak’, diye yalvardı. Adam, onu koltuklarının altından tutup kaldırdı, öptü. ‘Büyüdüğünde’, dedi.

Büyümek dünyanın fişeklerini beline takıp av denilen yere gitmekti.

Sabah kahvaltıya uyandığında avluda bağlı uzun siyah kulağın havlamasını ve genellikle sabahları çayın koyuluğunu beğenmeyen o nedenle de;
-Hanım! Hebiloğun abdest suyu gibi bu çay, diye seslenen babasının sesini duymadı.
Birden ödenmeyen maaşı geldi aklına.
-Ne zaman dönecekler? Dedi.

Annesi:

-Pazar akşamı,diyerek  yanıtladı ve elindeki tereyağı tabağını masaya koydu ,’Hadi gel kahvaltını yap.’

O ikinci cümleyi duymamış ‘Uf! Çok akşam sonra’, diye mızmızlanıyordu.
 

Çok;  gözünde büyütüp de yüreğine sığdıramadığın her şeydi. Azaldığında kıymetleniyor, kaybolduğunda aranıyordu.  

Annesinin dediği doğru çıktı.  Kayıp seslerin sahipleri iki gün sonra akşamleyin kapıda göründü.

Babasının yüzü yorgundu ama gözlerinde memnuniyet vardı. Uzun siyah kulak ise  görevini başarıyla tamamlamanın keyfiyle kuyruğunu  havayı titreştirecek kadar hızlı iki yana sallayıp duruyordu.
Onun gözleri ise babasının elindeydi. Belindekileri yerinden çıkarışını, ayaklarından tutup,  yukarıya kaldırışını izledi.
-Bunlar keklik, bu uzun gagalı olanlar da çulluk, al, dediğini, sanki sisli bir camın arkasından duydu

Kendi başımı yoksa onlarınki mi boyunları ile birlikte boşlukta dönüyordu anlamadı. Elini, belki durdururum gücüyle uzattı, uzattı, uzattı…

Fişekleri dolduran parmakları ile boşlukta sallanan kuşların başına bir türlü dokunamadı.

Av denilen yerden, elleri dağlanmış, kuş başlı çocuklarla dönülüyordu.    

dbilge /Trabzon

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.